Yazdır
Gösterim: 336

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

"Benim Annelerim"

“ BENİM ANNELERİM” /Atilla Korkmaz / Emekli Öğretmen


“Küçücükken baş ucumda,bana ninni söylerdin…”

Bütün çocukluğum annemin ninnileriyle geçti. Benim için söylediklerini hatırlamıyorum da, benden biri dört, diğeri altı yaş küçük olan kardeşlerime söylediği ninniler kulaklarımda hala. Bana da en az onlara söylediği kadar söylediyse, üç çocuğa yetecek kadar ninni geçmiş kulaklarımdan demekki. Hepimiz beşikte sallandık, beşikte uyuduk,beşikte büyüdük. Beşiğimizi de çok iyi hatırlıyorum, tümüyle ahşap, mavi zemin üzerinde sarı ve kırmızı çiçeklerle bezeli bir beşikti. O beşik ne oldu bilmiyorum. Değişik yörelerde, çok değişik beşikler gördüm ancak o kadar güzelini görmedim, inanın. Kim bilir belki de benim abartım, gözüm bizim beşiğe alışkın olduğundan diğerlerini sevememiş de olabilirim. Güzeldi canım, nasıl anlatsam size onu.Bir kere beşiğin bütün yuvarlak ve silindirik parçaları, tornada çekilmiş, son derece düzgün, benzer parçalar hep bir biçim. Beşiğin baş ve ayak tarafında uzanan ahşap miller üzerinde, hareketli ahşap bilezikler, çok hoş saman sarısı renge boyanmış. Beşik bir o yana, bir bu yana salındıkça ahşap bilezikler de bir o yana, bir bu yana kayıyor. Kayarken de “şırıltılı” bir ses çıkarıyor. Uykusu gelen “bala” ya nenni ne lazım ? O şırıltıda uyusun gitsin.
Bebeğin beşiğe sarılmasına, bebeğin “belenme” si denir, bizde ve her yerde. Çok özel ritüellerle belenir bebek. Beşiğe sırtüstü yatırılıp önce belden altı “yörek bezi” ile, daha sonra kolları “kol bezi” ile beşiğe sımsıkı sarıldıktan sonra tümü “yörek bağı” ile çok sıkı sarılmış lahana sarma kıvamında sarılır ki, beşik sallanırken bebek düşmesin, ayrıca hareket de edemesin. Beşikteki bebek ağlayabilir, gülebilir, başını azıcık sağa,sola çevirebilir, çişini, kakasını yapabilir de hareket edemez. Yalnızca uykudan uyanan bebeğin kol bezi açılarak kollarını hareket ettirmesine izin verilir.Belenen bebeğin başı da ayrıca sarılır, üşüyüp hasta olmasın diye, yüzüne de bir tülbent kapatılır. Bir de beşiğin üzerine pullu, boncuklu, püsküllü “beşik dastarı” atılırsa, tamamına ermiştir olay. Beşiğin altı, tahta döşeme doğal olarak. Tahta döşemenin üzerine beşik yatağı serilir. Özel bir yataktır bu. Bebeğin poposunun geldiği yerde çapı onbeş santimetre kadar olan yuvarlak bir delik vardır. Aynı delik beşiğin döşemesinde de var, bu deliğe bebeğin a la Turca helası takılır. Adı aklımda “havruz” olarak kalmış, ne bileyim belki de havuz. Bebeğin çiş ve kaka havuzu. Metalden, kesik koni biçiminde, dar tarafı kapalı, bu tarafı aşağıya gelecek şekilde beşik döşemesindeki deliğe takılırdı. Takılırdı ki, pudralar, kremler, losyonlar, ne bileyim ben türlü çeşitli popo bakım müstahzarlarının bilinmediği, bilinse bile alınamadığı o günlerde, bebek pişik olmasın. Olmazdı da. Havruzun dibindeki çiş ve kaka, bebeyi ne demeye pişik yapsın ki ? O günün, hatta bu günün T.L kuruyla iki lira eden havruz, Avon, Nivea, Johnson&Johnson ve benzeri emperyallere karşı şanlı direnişini sürdürdü yıllarca, benim bildiğim. Ülkemin ücra, çok dar gelirli köşeciklerinde hala sürdürdüğünü de biliyorum.
Bizim beşikten nerelere geldik ? Benim küçüğüm Cahit ile aramızdaki yaş farkı dört. Bizim beşikte çok sallamışlığım var,onu. Bir keresinde,erken uyusun da ben oyuna kaçayım diye mi ne hızlı hızlı sallarken üzerime devrildi beşik, zor çıktım altından. Ben çıkmasına çıkmıştım da o, öyle bir ağlama tutturdu ki, susmadı ve uyumadı bana inat. Amcamın kızları da ninni söyleyerek sallardı onu. Büyüğü çok güzel söylerdi, ninniyi de, türküyü de. Kulak alışkanlığı mı ne annem kardeşimin beşiğini ninni eşliğinde sallarken gidip dizinin dibine oturur, onu dinlerdim. Normalde çok “dışarı başlı” ydım, ancak, oyun istemezdi canım annemi dinlerken. Bilmiyorum, kardeşimi kıskanıyormuydum ? Belki öyleydi. Annem bir bebeği sever gibi uzun, uzun severdi beni zira, altı yaşımda bile.
Onunla ilgili anılarım, anılardaki kişiler çoğunlukla belli belirsiz. Yüzünü de zar zor hatırlıyorum. Bunun yanında çok net hatırladığım anılarım da var. Daha okula gitmeden okuma-yazmayı öğretmişti bana. O yaz köye gittiğimizde “Orta Mezarlık” çimeninde, köyümüzün yaşlılarına gazete okurdum. Gazete ki, en turfandası bir hafta on günlük, haberler çoktan bayatlamış, kokmuş hatta. Okuduklarım sanki o anı anlatıyormuş gibi, büyük bir ilgi ve dikkatle dinliyorlar. Bir haberin okunması bittiğinde “Maşallah” lar, “Allah nazardan saklasın” lar arka arkaya geliyor okuyan için. Mektep görmemiş bir veletin nasıl okuyabildiğine bir anlam da veremiyorlar,hani. Hiçbirinin yeni yazıyla okuma-yazması yok, ama hafız çoğu. Dedem gururlanıyor,anlıyorum sakal altı gülümsemesinden. Duygularını her zaman açığa vurmayan dedem “canım torunum” nazarı gönderiyor bana doğru,ekinde de biraz gülücük.
Başka bir faydasını gördüm mü erken okumanın. Görmez olurmuyum ? Yıl 1958 Ordu’nun Mesudiye ilçesinde görevli babam. İlkokula kaydettiler beni.Siyah önlüğümü giydirdi, boğazıma beyaz naylon yakalığımı bağladı annem, bir de öptü güzelce “hadi bakalım” deyip kattı babamın yanına. Okul babamın görev yerinin hemen yanındaydı. Hiç nazlanmadım, mızmızlanmadım okula giderken. Okul bahçesinin girişinde babam da “hadi bakalım” dedi, girdim bahçeye. Bir süre başıboş dolandım bahçede. Bir adam ucuna doğru genişleyen sarı madenden bir şeyi sapından tutmuş sallıyor. Çan,çan ediyor sallandıkça o şey. O çan,çan seslerini o gün ve daha sonraki günler en az on kere dinleyecektim. Öğretmenlerin yönlendirmesiyle sıraya giriyoruz,birşeyler konuşuluyor, hep birlikte bir şeyler söyleniyor bağırarak, ama ben katılamıyorum. Bilmiyorum ki ne söylediklerini. Bir süre sonra bitiyor bu hengame, sınıfa alıyorlar bizi, bir öğretmen başımızda. Sınıf, sıralar, oturduğumuz banklar, otuz kadar kızlı, erkekli çocukla bir arada olmak çok ilginç benim için, öğretmenin yaptıkları hiç öyle değil, nedense. İlkokuma kitabmızdı Alfabe . Öğretmen kitabın ilk sayfasını açtırdı herkese, o sayfada seslerin türediği kaynakları anlatan resimler ve o seslerin yazıları var.Temsil, tısss sesi ile yılan sesi eşleştirilmiş.Orada öyle yazıyor. Yazıyor da gazete okuyorum ben, bana ne yılanın nasıl seslendiğinden. Bir zaman sonra farketti sanırım öğretmen bu ilgisiz tavrımı. Soğuk bir yüzle geldi yanıma.
-Bizim söylediklerimize neden katılmıyorsun ? diye sordu.
-Ben biliyorum bunları. diye karşıladım.
-Okuyabiliyormusun ?
-Evet.
Öğretmen kitabın en son sayfasını açtı. O sayfada “Karga,karga gak dedi” diye başlayan şiir bozuntusu bir manzum yazı vardı. Çocuk halimle bile sevmemiştim onu.
-Oku. Dedi
Sevmiyor olmam, engel değildi okumama, okudum tıkır, tıkır. Bitti. Bekliyorum. Ne bekliyorum ? Bir şeyi başaran insan, bir şeyi başaran çocuk, ne beklerse onu. Bir güzel söz, bir aferin, kısacık kesilmiş saçlarıma bir okşama belki. Ben bekleyedururken birden bire öğretmenin bol etli eli kulağımın tozunu öyle bir tozuttu ki. Cümle yıldızlar bana ayan. Güneşli bir sonbahar günü, yıldız saymakta gözlerim. İsyanım da dorukta. O yaşımda bilebildiğim en seçkin küfürle cevap verdim, ona. Bir daha yeltendi vurmaya da sakındım, ıskaladı. Pire gibi atladım sınıf kapısına, hızla çıktım sınıftan küfürlerle. Peşim sıra geldiğini görüyorum. Bahçeye ulaştım, o da ardımda. Bahçe, kurban olduğum bahçe, savaş alanım benim. O kadar çok cephane var ki ! Yağışlı havalarda çamur olması diye besbelli, çakıl serilmiş bahçeye Melet çayından alınan çakıl. Benim arayıp ta bulamadığım. İri, iri taşları yerden alıp atıyorum ona doğru, küfürü de eksik etmeden. Savaşı ben kazandım biliyormusunuz ? Çok taş attım, bir taş bile vurmadı ona ama, kaçtı gitti okul içine. Ben de eve. Sonrasında okula gönderemediler beni birkaç gün. O birkaç günün ardından nasıl oldu bilmiyorum. Melet Çayı’nın öte tarafında da bir Mesudiye vardı.Daha eski Mesudiye. Oralarda bir yerlerde babam,öğretmenim ve ben biraradayız. Barıştık. Arkasında İş Bankası reklamı olan sarı yapraklı bir defterle, üzerinde timsah resmi olan bir kurşun kalem verdi bana savaş tazminatı tarzında. Kulak tozumda patlayan tokatın diyetini karşılamazdı bunlar, ama emir büyük yerdendi, babamın zorlamasıyla barıştık. O barışmaya çoktan tav da, ben naza çektim iyi mi ? Bir daha hiç küfür etmedim öğretmenime, taşa da tutmadım, uslu çocuk oldum, zorla olsa da. O mu, bir öğretim yılı boyunca sesini bile yükseltmedi bana.
Kırk yıl, belki biraz daha zaman sonra bir yığın işitme testleri, raporlar, sonuçlar, sonunda.
-“Ciddi işitme kayıplarınız var, hocam.” Diyor,doktor.
Ben de tam bu nedenle gelmiştim oraya da. Duymazdan geliyorum doktoru. Ciddi işitme kayıplarım var ya. Üsteliyor doktor.
-“Kulağınızın yakınında silah patladı mı ?”
Patlamaz mı, doktor bey. Neler patlamadı ki kulağımda benim. Silahı da, şamarı da. İlköğretmenimin şamarı ilkiydi bunların yalnızca. Her patlamadan sonra kulağımın çınlaması gitmedi günlerce, haftalarca. Biraz dağıldım sanırım.
1960 yılı, Mayıs ayının son günleri. Ünye’ de kaldığımız evin önündeki sokaktayım. Her zaman oldukça hareketli olan sokakta o gün alışılmadık bir durgunluk ve sessizlik var. Sessizliği bozan tek şey, evlerin birinde sesi sonuna kadar açılmış radyodan gelen “Davudi” ses. “aziz vatandaşlarım” diyor, “Nato’ya, Cento’ya bağlıyız” diyor. Ben habersizim Nato’dan, Cento’ dan. Çok, çok sonraları, televizyonda 27 Mayıs İhtilali’ni anlatan bir belgesel izliyorum. Aynı ses, aynı şeyleri söylüyor, benim radyoda dinlediğim ses ve dinlediğim konuşma bu.Merhum,Alpaslan Türkeş, ihtilal bildirisini okuyormuş.Bu olaydan bir hafta, on gün sonra babam dışında ailece köye, bir kaç gün sonra da Kadırga Yaylası’na geçtik.
“Ah Kadırga, Kadırga, gelmedi mi Cuma a”
Cumalar,hafta günüdür Kadırga’nın. Bilen bilir o kır pazarını. Çok değişik yerlerden gelen satıcı, alıcı ve ziyaretçilerin buluştuğu oldukça kalabalık bir pazar yeridir hep. Hele Otçu Haftası kalabalığının tarifi zor. Biz yaylaya ulaştıktan sonra Cumalar geçti, Otçu Haftası da geçti, geldi mi fındık zamanı. “Fındık vatı” deriz biz, fındık toplayabilecek herkesin köye inme zamanı. Annem de köye gidecek ama istemiyorum gitmesini. Kim bilir o da istemiyordu da açık edemiyordu bunu belki. Ona gitme diye çok asıldığımı iyi hatırlıyorum.
-“Seni de götüreyim.” dedi. Tuttu arkamdan Elmas Anam
-“Hızanı merak etme kızım,git selametle.” dedi,ona.
Kasasının üzeri bir branda ile kapatılmış yük kamyonu. Epeyce yük var kasasında, görünüyor. Bir sürü insan zorla yer bulabiliyor kendisine. Annem de çıktı, kamyonun en arkasında olanlardan bazıları ayakta, iki elleriyle demirlere tutunmuş olarak. Hareketlendi kamyon, baktım biraz, sonra koştum ardından da nafile.
“Otuzbeş din kardeş,hakka kavuştu.”
Çocukluğumuzda Şarlı, Eynesil, Kadırga Pazar yerlerinde hafta günleri üçüncü hamur kağıtlara basılmış manileri, ağıtları, manzum metinleri satan insanlar olurdu. “Destancı” derdik onlara. Destancı’ nın sattığı kağıtta çoklukla toplumda derin izler bırakan olaylar (sel,deprem,cinayet gibi trajik olaylar) konu edilirdi.Elmas anamın sattığı tereyağının parasından verdiği elli kuruşluk harçlığımın on beş kuruşu ile, annemin öldüğü kazanın destanını aldım, bir sonraki Cuma, Destancı’ dan. Ben bu kazada ölen insan sayısını otuz sekiz olarak biliyorum da neyse. Ne fark eder, annem de o sayının içinde.
Annemin ölümüyle Elmas Anamın geleneksel, ahır ağlamalarının konusu bire iniverdi. O zamana kadar, ahıra inekleri sağmaya indiğinde kendi anasına bazen de babasına sayıp,sayıp ağlayan, ağıt döken Elmas Anam, yalnızca anneme ağlıyordu artık, sayıp, sayıp. “Gelinim, gelinim” diye başlıyordu, bütün ağlamalarına. Ben de dinliyordum ,evin tahta üstünde onu
Ben mi ? Belki şaşıracaksınız ama, hiç ağlamadım. Benim ağlamam için bir neden yoktu sanki. İlk günler böyle geldi geçti. Cenazelerin toprağa verileceğini öğrendiğimiz gün geldiğinde Kadirkaya Tepesi’ ndeydim. Acaba birşeyler görebilirmiyim,umuduyla. Baktım aşağılara, denizin olması gereken yerlere doğru. Bir beyaz bulut tabakası örtmüş her bir yanı. Yanlış anlamadınız canım, annemin cenaze töreninde bulunamadık. Bu gün en yavaş araçla iki buçuk saat yolculukla ulaşılan yaylamızdan köye, annemin cenaze törenine götürmediler bizi. İçimde derin bir sızı olarak kaldı, hep bu. Şimdi tümü rahmetli olan büyüklerimizin, o günlerde köyümüzde var olan korkunç travmayı biz çocuklara yaşatmamak için, böyle bir yol izlediğini biliyorum. Biliyorum bilmesine de, buna ben nasıl razı olmuştum ? İşte onu bilmiyorum. Her yanlışa isyan ederdim ben. Nasıl olmuştu da süt dökmüş kedi gibi olmuştum, kolu kanadı kırık. Annemi köye gitmekten vazgeçirememiştim ya, galiba o noktada başladı, benim için yenilgi. Bir de, hiç inanamadım annemin öldüğüne, biraz sonra göreceğim diye bekledim bir zaman.
Öksüz büyümek mi orasını siz sormayın, ben de söylemeyeyim. Hükmen mağlup başlıyorsun hayata, ötesini varın siz anlayın diyeceğim de, anlayamazsınız ki. Ben biliyorum anneyi kaybetmenin ne kadar acı, ne kadar çetin bir şey olduğunu, annesini kaybedenleri de iyi anlıyorum. Ama siz beni anlayamazsınız ki,annenizi çocuklukta kaybetmediyseniz.
Yayladan köye indiğimizde çok yoğun acı, hüzün ve göz yaşı yüklü bir ortam karşıladı bizi. Elmas Anam yaşadığımız büyük acıya metanetle direnmeye çalışıyor, cenaze evlerine taziyeye, kazada yaralananlardan evlerinde yatmakta olanlara geçmiş olsun ziyaretlerine gidiyordu, yanına beni de.alarak. Her gittiğimiz evde ayrı bir kaza hikayesi olsa da tümünde aynı hüzün, aynı sessizlik, aynı çaresizlik ve teslimiyet. Derken açıldı okullar, ağabeyimle birlikte köyümüzdeki ilkokulda yeniöğretim yılına başladık.
Çok geçmedi birgün, babam çıkageldi Ünye’den. Beni ve ağabeyimi evin arka odasına aldı. Bize ; Annemizin ölümü sonrası önümüzde iki yol olduğunu, bunlardan birincisinin evlenerek bizi de gittiği yerlere götürmek, buna olmaz dersek, bizi köyde bırakmak olduğunu,ancak köyde kalırsak okuyamayacağımızı anlattı. Fikrimizi sordu. Ben sekiz yaşındayım, ağabeyim on. Küçüklerimizden Cahit dört, Mesut iki yaşında. Babam neden bize danışmak zorunda hissetti kendisini ? Bu sorunun cevabını bu gün de bilmiyorum. Kendisi karar verir, uygulayabilirdi de. Zira bu konuşmanın yapıldığı tarihten sonra kırk üç yıl daha yaşayan babamın küçük çocuklara danıştığını görmedim bir daha. Kim bilir belki çaresizdi, bir güç, cesaret verici bir söz aradı bizden. Bulabildi mi ? Neredeeee ! Ben, o gün anladım annemin gerçekten öldüğünü ve başladım ağlamaya. Ağabeyim de ağlıyordu. Babam da katıldı bize, ağlaştık bir süre, hiç başka birşey konuşmadan. Benim babama verilecek bir cevabım yoktu zaten, ağabeyimin varmıydı ? Zannetmem.
Babam evlendi. İkinci annemizle birlikte babamın yeni görev yeri olan Artvin’in Ardanuç ilçesine geçtik. Bu arada Elmas Anam, Cahit’in köyde bırakılmasını istedi, köyde kaldı o. Biz Ardanuç’ta yeni bir anne ile yeni bir hayata başladık. Çok becerikli bir insandı annemiz. Bir süre Askeri Dikimevi’nde çalıştığı için dikiş dikmeyi de çok iyi biliyordu. Ayrıca çok güzel yemekler yapardı. Tertemiz giydirirdi bizi her zaman. Bir annenin yapması mümkün ne varsa esirgemezdi bizden. Yirmili yaşların sonlarındaydı ve ortada görünen üç çocuğun annesiymiş gibi gelmiyordu komşulara. Bazıları açığa vuruyorlardı kuşkularını. –Ay,çok genç görünüyorsunuz, kaç yaşında evlendiniz ? Gibi sorularla laf almaya çalışıyorlardı ağzından. Ne mümkün ? Komşularımızın kendisini bizim öz annemiz bilmesi için ne gerekiyorsa yapıyordu.
O zaman da hanımlar,gün adı altında toplantılar düzenler,bu günlere gidilip gelinirdi. Posta Müdürünün hanımının, Belediye Reisinin hanımının, Leman Teyze’nin Şaduman hanımın günü ne zamandı, ben de biliyordum. Beni de götürürdü günlere çoğunlukla da, ondan.Yol arkadaşı, muhafız, rehber mi gerekli ? Ben vardım. Çarşıdan birşey mi alınmalı, çok acele ? Hazırdım. Dışarıdaki işlere hep hazırdım da,sıkardı ev beni.
Beni sevdiğini biliyordum, ben de seviyordum onu içten. Seviyordum da açık edemiyordum. Anne, demem gerekiyordu kimi ortamlarda, kimi insanlara karşı da, diyemiyordum. Ne zaman“Bu sefer diyeceğim artık” diye niyetlensem, mezarındaki annem geliyordu aklıma. Ona anne dersem, mezardaki annemin bana güceneceği, aklıma geliyor, kocaman bir yumruk tıkıyordu boğazımı. Sesim çıkmaz oluyordu. Sekiz ay geldi geçti, böylece. Yaz tatilimiz başlamıştı. Trabzon’a geçtik otobüsle. Burunlu otobüsleri vardı Süzer’in, Reisoğlu’ nun. Burunlu ve kuyruklu otobüsler. Muavin bir kol uzatırdı ön kısımdan aracı çalıştırmak için,sonra çevirirdi hızla. Kimi zaman inatçı bir keçi gibi motor, çalışmazdı bir türlü. Kan ter içinde muavin, küfürün de bini bir para. Kimi zaman da ilk çevirişte çalışırdı. İşte öyle bir otobüsle, sarsıla, sarsıla araba tutması denen illetle boğuşa, boğuşa, araba tutması nedeniyle otobüsün içine kusanların, kusmuk kokularını ciğerlerimize çeke, çeke geldik Trabzon’a. Göçler yaylaya çıkmış olmalı ki, Zigana’ya, oradan da Kadırga Yaylası’ na geçtik.
Kadırga Yaylası’ nda Oğuz Obası, bizim yerimiz. O zaman Ören Obası da vardı bizim obanın karşısında. Şimdi yok. Neden yok ? Yok bunun akla uygun bir açıklaması. Kan davası gibi yayla davası, akıllara ziyan bir iş, benim bir türlü anlayamadığım şeylerden Yaylalarımız insanlarla güzel . Kızıl Üzüm, Simenne, Alagavur, Oğuz, Ören,...otçularının olmadığı bir yayla neyime benim? Aramızda bir dere var Eynesil’ in Ören’ iyle, köyde. Kız alıp vermişliğimiz de ayrıca. Düşmanımız Ören ve Ören’li, algı böyle karşılıklı,ne diyeyim ? Düşmanlık tükenmez ki hiç, sen sürekli düşman ararsan. Dere komşusuna düşmanlık güden, cümle alemi düşman belliyor, az sonra.
Oğuz Obası’nın büyük bölümü, aşağıdaki vadi içinde ve yamaçlarda eskiden beri. Oraya “oba” deriz biz kısaca. Pek az kısmı da yukarıda, yani pazar yerinin hemen altında, “Çadır düzü” nde. O tarihlerde Çadır düzü’ nde on iki, on üç ev var. Şimdiki gibi dağ taş ev dolu değil. Uzatmayalım, biz indik Çadır düzü’ ne, feryat, figan da çıktı gökyüzüne. Bir sürü insan, kadın hepsi, ağlayarak karşıladı bizi. Elmas Anam var aralarında, Bektaş Anam da. (anneannem) Genç de var yaşlı da. Sanki bütün Çadır düzü ağlıyor. Biz de haliyle. Annem şaşkın,annem mahçup,annem ne yapacağını bilemez halde, bir köşede, biraz küçülmüş sanki. Hangi tepkiyi verse yanlış anlaşılacağının farkında gibi. Millet yoruldu ağlamaktan da, yattık uyuduk bir yayla gecesinde. Benim bildiğim insanlar ayrılıklarda hüzünlenir, ağlar hatta, ancak kavuşmalarda sevinçle, gülerek sarılırdı birbirlerine.Bizde neden öyle değildi bilmiyordum. Ertesi günler ve daha sonraki günler, zor günler oldu benim için. Ne kadar zor, insanın sürekli aynı şekilde sorulan bir soruya cevap vermesi. En yakınlarımızdan başlayarak sorgusundayım, kadınların, erişkin genç kızların. Soru aynı hep, aşağı, yukarı;
-“Analığınız size bakıyor mu ?”
Onu söyleyeyim,”analık” denirdi köyümüzde, üvey anneye o zaman, şimdi de öyle deniyor. Bir de üvey anneyi kötülemek için,”analık,eski yamalık” tekerlemesi söylenirdi,şimdi de söyleniyor mu bilmiyorum. Beni analığımla ilgili sorgulamaya çalışanların pek çoğunun bilinç altında üvey annenin en kötü hallerinin yaşadığını sezebiliyordum, çocuk aklımla.Beynime üvey annenin iyi olamayacağı fikrini yerleştirmeye çabalıyorlardı sanki. Başka bir köyün kızıydı annemiz. İstenmiyordu, sanki. Bir istememezlik halini görmemek mümkün değildi sorulardan, kadınlar arası konuşmalardan, dokundurmalardan. Onların gözünde biz ; Şükrü’ nün Ayşe’ nin analık zulmüne düşmüş, dört garibiydik. Gerçek böyle değildi, elbette.
Bir başka bölüm açayım bu noktada, Şükrü’nün Ayşe üzerinden. Annem o, benim, Şükrü de dedem. Son zamanlarını hatırlıyorum, dedemin. Evin üst kat salonu gibi bir yerde yatıyor, yer yatağında. Dedem hasta,yataktan kalkamıyor besbelli. Tavana bir “dırmaç” bağlanmış, ona asılarak doğrulmaya çalışıyor bazen. Zar zor başarıyor doğrulmayı. Sonra, sonrası kopuk. Mesudiye’deyiz, mektup okuyor annem,gözleri ıslak.Çocuğum ama farkındayım yas halinin, annemin. Yasını bölmek istemiyorum, sormuyorum ona birşey.Dedemin ölüm haberi, mektupla on on beş gün sonra ulaşıyor,anneme.Başlarken isim üzerine birşeyler söylemek istedim de, daldık yine. Şükrü’nün Ayşe. Bu tür bir adlandırma, kişiyi diğer adaşlarından ayırmakta çok başarılı, her zaman. Neden derseniz, köyde birçok Ayşe vardır, bir çok da Şükrü, ancak Şükrü’nün Ayşe tektir herkesin zihninde, herkes bilir onu. Bu nedenle başarılı diyorum. Köyümüz kökenli kızların ve gelinlerin bazıları, annem gibi babalarının adıyla birlikte çağırılırken, bazıları da sülale adıyla çağırılır. Sofuun Senem veya Sofu Kızı gibi. Dışarıdan köye gelin gelenler de, geldikleri köy, kasaba veya şehir adıyla. Terme Kızı, Eynesil Kızı gibi. Elmas Anam Eynesil Kızı, ikinci Annem Yobol Kızı, üçüncü annem Akise Kızı olarak bilinir ve çağırılırdı.
Erkekler de benzer şekillerde ismlendirilir, bazılarının baba adı, bazılarının sülale adı, bazılarının da ana adı söylenir, kendi adından önce. Kır Amit’in Aptula, Arabuun İbraam, Fadime’ nin Memet gibi. İnsanlara isim, lakap yakıştırılırken doğuştan gelen yada sonradan ortaya çıkan bedensel ve zihinsel kusurlar da hoyratça kullanılırdı. Kusur abartılarak yakıştırılırdı isimler nedense ? Gözlük taktığı için Molla İsin’in kör, bir veya iki kulağı biraz ağır işittiği için Şakir’in Ali’nin sağır, ayağı biraz aksadığından Gül Haydar’ın çaytak (topal),doğuştan tavşan dudaklı olduğundan, Topal Çoban’ın dilik, ruhsal veya zihinsel sorunu nedeniyle İmamgil’ in delisi gibi adlar verildi insanlara, kimlik belgesindeki adının dışında. İnsanlar öyle çağırıldı,yaşadıkları sürece.
“Ne güzeller sevdim,zaten yoktular.”
Demişti bir adaşım, zaten yoktular o kişiler.
Yaz tatilleri çabuk biterdi, benim için. Yine öyle oldu. Yeniden döndük Ardanuç’a. Bir üst sınıfa başladık başlamasına da benim okulum,eski Ardanuç’ta, ”Adakale” de Adı da Adakale İkokulu. Yürüyerek çıkıp iniyoruz Adakale yolunu. Çok zor oluyordu, kar yağdığında karı yararak yukarıya doğru yürümek. Gruplar halinde yürüyerek gidiyoruz bu nedenle.Sabahleyin azık çantamıza bir parça ekmek,yanına da zeytin, peynir, çökelik gibi birşey alıp, düşüyoruz yola. Öğle paydosunda bir taşın üzerine çöküp yiyeceğiz azığımızı. O kadar çok taş var ki Adakale’de. Az yukarıda anlatılamaz büyüklükte bir kaya üzerindeki Ardanuç Kalesi. O büyük kaya kitlesinin uzantılarıydı diğer kayalar ve taşlar.
Annem hamile, uzun süredir. Meraklı bir bekleyiş var, evde. Belli belirsiz bir sevinç dalgası dolaşıyor ortalıkta.Bir sabah uyandığımızda ölü doğduğunu öğreniyoruz bebeğin. Babam, doğal olarak annem çok üzgün. Günler gelip geçiyor. Bir akşam babam ;
-Sınıfınızı pekiyi ile geçin,size “meşin top” alacağım. Diyor.
Meşin top bizim için çok müthiş bir haber de, babamın isteği sıradan. Orantılı değil istediğiyle vadettiği. Yıl sonunda hakettik meşin topu. Sonra anlatırım onu. Köy, sonra yayla. Çok seviyorum yaylayı, ancak kadınların bitmeyen sorgulamaları sıkıyor canımı. O kadar sıkılıyorum ki sorulardan, artık heeee deyip geçiştiryorum artık. Neyse, tayini çıktı babamın Kastamonu’nun Cide ilçesine.
Trabzon Limanı’ndayız. İlk kez vapur yolculuğu yapacağım. Liman alanında vapura doğru giderken ilk dikkatimi çeken vapurun dış tarafına asılmış bir kalasın üzerindeki adamın, vapurun dışını boyama çabası. Koyu mavi boyası vapurun. Beyaz renkli yazıyla TIRHAN yazıyor burun kısmında. Bir merdivenden çıkıyoruz Tırhan’a ,içimdeki ürpertiyle birlikte. Biletlerimiz ikinci mevki. Üniformalı biri alıyor bizi, bir kamaraya yerleştiriyor. Gemi görevlileri hemen farkediliyor, üniformalarından. Kamara, iki metreye üç metre tıkış,tıkış bir hücre. İlk kez tanışıyorum vapur ranzalarıyla. Kamara duvarlarına monte edilmiş altlı, üstlü. iki duvarda dört ranza daracık mı, daracık. Sığdık o kamaraya, başladı ilk vapur yolculuğumuz. İlk durak Giresun, sonra Ordu ve Samsun limanları.Sekiz, on saat bekledi vapur, Samsun Limanı’nda. Kömür ve su almak içinmiş. Kömürle çalışıyordu vapurun buhar kazanları. Bir sonraki mola Sinop’ta. Sonrası çok oyalayıcı yolculuğun. Sinop ve devamında Kastamonu’nun bütün kıyı ilçelerinde duraklıyor, Tırhan. Daha vapur ilçe açıklarına yaklaşırken deniz üzerinde bir sürü büyük teknenin vapura doğru geldiği görülüyor. Vapur demir atınca yapışıyorlar bordasına. Yükler alınıyor teknelerden, vapurun vinçleriyle, yükler boşaltılıyor, teknelere. Kocaman kocaman inekler öküzler kaldırılıyor vinçlerle, kare şeklindeki geniş bir açıklıktan geminin diplerinde olduğunu kestirdiğim bir yere indiriliyorlar. Dur, demir at, demir al, hareket et, üç gün sonra varıyoruz Cide açıklarına. Geminin iskelesine yanaşan motorların birinden, babam çıkıyor gemiye. Ne kadar da heybetli bir babam varmış, bir zaman bakıyorum şaşkın,şaşkın ona doğru. Toparlanıp iniyoruz, iskeleden motora doğru, yandaki tırabzan görevi gören kalın halata sıkı, sıkı tutunarak.Can çok tatlı geliyor insana dalgalar bir yandan gemiyi diğer yandan çok daha fazla olmak üzere motoru sallarken. Bir an ikisi birbirinden ayrılır gibi oluyorlar ya, yürekler ağızlarda, bir başka dalga itiyor motoru, vapura doğru sakinleşiyor o yürekler. Anneme yardım ediyorlar, motora inmesi için. Benden küçüklere de.
İlk gemi yolculuğum, hayatımdaki bir çok ilki yaşamamı da sağladı. Kaptan köşkü ve kapalı mekanlar dışında her yanını dolaştım geminin üç günlük sürede. Kapısında “GİRİLMEZ” yazılı makina dairesi, bir taraflarından belli aralıklarla buğu üfleyen. kocaman, kocaman makinalar. Buğu üflendikçe sağa- sola, yukarıya- aşağıya sürekli gidip gelen koca, koca metal parçalar, durmaksızın dönen koca, koca çarklar. Hayranlık ve şaşkınlıkla izliyorum, görevlilerden de sakınarak. Çok sıcak makina dairesi, dayanılır gibi değil. Yemek vakti gidip bir masasına oturduğumuz yemek salonu. Yolcuların yemeklerini mutfaktan masalara hızlı adımlarla taşıyan üniformalı görevliler. Tümü benim için ilk ve ilginç tanıdıklar oldular. “İskele”, “Sancak”, “Mayna”, “Vira”, “Funda” gibi denizcilik terimleriyle tanıştım bir de. Bir gemi görevlisi komut verir gibi, cümle içinde bu terimlerden birini kullandığında diğerlerinin ne yaptığını izliyorum dikkatle. Anlamını çözmeye çalışıyorum terimlerin. Çözdüm hepsini.
Çok hoş bir yalı kasabasıydı Cide. İlkokulun son sınıfına başladım orada. Orta Okulu da orada bitirecektim, birçok arkadaşım olacaktı, bir çok anılarım, bir de çocukluk aşkım. O yıl bir bebeği oldu evimizin. Oğuz. Ender rastlanan güzellikte bir bebekti. Komşuların birinden emanet beşik almış annem, sallıyorum beşikte onu. Altı aylık kadardı, hastalandı birden, sürüp gidiyor hastalığı, bir komşu kadın “kurşun döktürün” demiş, döktürdüler. Tasın içindeki suda katılaşan kurşunun aldığı biçime bakarak Oğuz’un iyileşeceğine ilişkin kehanetlerde bulundu kadınlar. Bir gün annem, şekerciye “kızamık şekeri” almaya gönderdi beni. Koşarak gittim, şekerciye. Ağzı cam kapakla kapalı büyük bir cam kavanozun kapağını açtı, içinden rengi nar çiçeğini andıran taş parçası gibi ama kırılgan bir parça aldı, sardı ve verdi bana. Aynı hızla eve döndüm, verdim şekeri anneme. Aradan bir iki gün geçti. Bir sabah annemin feryatlarıyla uyandım. Beşiğinde cansız yatıyordu,o güzel bebek. Annemin feryatları sığmıyordu koskoca eve. Kadınların döktüğü kurşun da, aldığım kızamık şekeri de bir işe yaramamıştı. Kuşluk vaktine doğru son kez beledi yavrusunu annem, ağıtlarla. Verdi babamın kucağına. Babam aldı gitti, Oğuz’u. Hiç birimiz gidemedik ardından, o cesareti bulamadık, annem de dahil. Günlerce, haftalarca ağladı, annem. Ağladı durdu, ağıtlar eşliğinde.
O yaz köye geldiğimizde eski gelişlerimizden farklı değildi, genel hava. Bir evin önünden geçiyorum. Konuşuyor iki kadın. Biri diğerine ;
-Acep, Ayşe’nin uşaklarına çok mu zulum ediyu, bu garı ? Baksana gendi hızanı yaşamıyu. diyor. Anlıyorum, karşısındaki kadına değil, bana diyor. Çok zavallı görüyorum onu, benim aklımın onunkinden daha fazla olduğunu anlıyorum, henüz çocuk olsam da. Duymazdan geliyor ve devam ediyorum yoluma. Onun “garı” dediği annem,üstelik bu sözleri hak etmediğini de biliyorum ama, kime anlatacağım derdimi ? Duyduklarımı anlatamam ki anneme. Gizlice anlattım Elmas Anam’ a ;
-“Yırtarım onun ağzını ben.” dedi, biraz sinirli.
Çok iyi biliyorum ki, bir biçimine getirmiş ve yırtmıştır. Cide’deyiz, ortaokul ikinci sınıftayım. Ağabeyimi liseye gönderdik, Kastamonu’ ya. Cide’ de lise yok o zaman, pek çok ilçede olmadığı gibi. Evimizin nüfusu bir kişi azalmıştı ki Mehmet bebek tamamladı eksileni. Hepimizde tedirgin bir sevinç hali. Tedirginlik “acaba bu yaşayacak mı ?” sorusu etrafında dolanıyor. Mehmet’ in doğumu üzerinden bir hafta on gün geçti, geçmedi içinde birşeyler bulunan sarılmış, katlanmış küçük bir bez verdi annem.
-“Al bunu, bahçeye göm.”dedi
-“Niye, anne ?”
-“Bebeğin yaşaması için.”
Bezi aldım elime, büyük bir saygıyla, çıktım evden. O ev, hastaneye çıkan yokuşun altında, taş duvar bir bodrum katı üzerinde iki katlı ahşap bir bina. Koruma altında şimdi “elektrik kontağından” çıkan bir yangına kadar. Oldukça büyük bir bahçesi de var. İndim, kazmayı aldım bodrumdan. Normalde bezin sargısını açardım, bir de bakardım içindekine. Ama normalde değildik ki biz. Bizim normalimiz bebeklerin doğumu değil, ölümü oluyordu kaç keredir. Ben de çok istiyordum bebeğin yaşamasını. Bezi açarsam bozarım tılsımı diye düşündüm, açmadım, açamadım. Derin bir çukur kazdım, bıraktım çukurun dibine, toprakla kapatıp bir güzel de ezdim toprağı ayaklarımla, iz kalmasın diye. Açtım elimi yukarıya, bir de dua kendimce. Tamamdı. Çok başarılı bir operasyon olmuştu. Çok başarılı olduğu şundan belli,yaşadı Mehmet bebek. Okullarda okudu, hayata atıldı, evlendi şimdi genç olan iki güzel çocuğun babası oldu, akademik kariyer yaptı. Az mı ?.O zamandan belliydi bilim insanı olacağı Bebekliğininin sürünme-ayağa kalkma dönemleri. Annem fark etmeden mutfak penceresinin önündeki sandalyeye çıkar. Pencere çok alçak, sandalye daha yüksek belki, üç buçuk, dört metre yükseklikten serbest düşme denemesi, ardından da kafayı yere vurarak,zemin etüdü. Hastane, doktor, sonrasında herkesin aklında ama birbirleriyle paylaşmaktan, yüksek sesle konuşmaktan korktuğu ortak soru. “Bu da mı ? Geçen yaz Zonguldak’ a giderken uğradık Cide’ ye, o evin fotoğraflarını çektik, fotoğraflar çektirdik evle birlikte. Her şey olduğu gibi duruyordu eskimiş ve yıpranmış bir biçimde. Mehmet’in kafasının vurduğu yerde açtığı çukur hariç. Sahi neyi gömmüştüm ben ? Sormadım hiç, sormak aklıma bile gelmediği için sormamıştım. Merakımı da alt edemedim, bir yandan. On üç yıl sonra büyük oğlum Uğur geldi dünyaya. Bir hafta on gün sonra göbek bağının dışarıda kalan bölümü kurudu ve koptu. O zaman bir ışık çaktı beynimde. Gömdüğüm şeyin Mehmet’ in kuruyan göbek bağı olduğuna hükmettim de rahatladım.
Derken bitirme sınavları ve bitti ortaokul. Ertesi öğretim yılı Kastamonu’dayız ağabeyimle. Abdurrahman Paşa Lisesi’nde. Çok güzel konuşan, güzel bir bayandı ders öğretmenimiz. Kitabın en başındaki dizeleri açıklıyor ;
“O gül endam bir al şale bürünsün, yürüsün,
“ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün, yürüsün.”
Çok seviyorum öğretmeni, dersi ve Lise 1 Edebiyat kitabını. Babam çıkageliyor bir gün. Öğretmen Okulu sınavlarını kazanmışım, gitmek isteyip istemediğimi soruyor, sorulur mu uçuyorum havalara sevinçten. Sonra anlatırım nedenini. Babamla bindik otobüse önce Ankara, sonra Çorum. Çağırılan öğrenci sayısı alınacak öğrenci sayısından çok fazla. Bir sınav daha, onu da geçtim.
Okuma-yazması olmadığından imza yerine Arapça yedi ve sekiz rakamlarını yazdığı için adı “Yedi-sekiz Hasan Paşa” ya çıkan, “alaylı” Osmanlı paşasının yaptırdığı Çorum’ un o ünlü.saat kulesinin çok yakınında bir lokantada yemek yiyoruz babamla. Tabaklarımızdaki yemeklere damlayan göz yaşlarımızı da. Ben biraz sonraki kaçınılmaz ayrılık nedeniyle kendimi yalnız,savunmasız ve garip hissettiğimden ağlıyordum. Zannımca o da on dört yaşındaki bir çocuğu buralarda bırakıp gitmek zorunda kalışına.
Abdurrahman Paşa Lisesi’ nden kaçarcasına ayrılmam benim adıma otorite ve baskıdan kaçışı, bana çok iyi gelen özgürlüğe doğru açılan kapıyı vadediyordu. Böyle devam edecekti bundan sonra yıllar. Yatılı okul bir başlangıçtı yalnızca, güzel bir başlangıç, benim için. İzleyen yıllarda ilk yarıyıl tatili mi geldi ? Doğru köye, Yaz tatili mi geldi ? Doğru köye. Sonra Kadırga Yaylası’ na. Niye öyle ? Alabildiğine özgürüm de ondan. Otorite yok, baskı da, “neredeydin ?” demiyor kimse, “neden geç kaldın”, yok, “onunla arkadaşlık etme” yok, bir yığın şey yok, ne var ? Alabildiğine özgürlük var, başına buyrukluk var, kendi kararlarını vermek ve uygulamak var, doyasıya oyun var. Balık savağı yapıp iki tava dolusu balıkla.eve gelmek var, biraz da kasılarak, barut tabancaları yapıp kara barut patlatmak var kuru sıkı, çelik oynamak var, top oynamak, tenme deynek, gömme çelik, oynamak, türlü çeşitli otomobiller, kamyonlar yapmak var, yaylanın “kızıl çamur” undan. O kadar çok şey var ki insanın özünü geliştiren, ben de o kadar seviyorum ki her birini. Çok yıllar sonra kızımla konuşurken şöyle demişti bana ; “Baba, ne iyi ettin de bizi Anadolu Lisesi sınavları için zorlamadın ve hazırlamadın. Doyasıya oynadık çocukluğumuzda. Doyduk oyuna. Anadolu Lisesi sınavları için aileleri tarafından zorlanan arkadaşlarım olunca farkettim ne kadar akıllıca bir şey yaptığınızı. Çocukluğunu doya, doya yaşayanlarla yaşayamayanların farkını gördüm hep.